Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Rencide

Yalçın Bayer “Türkiye’nin ‘asli unsuru’ olan Türkler rencide oluyor.” buyurmuş. Eh bırak da Kürtleri neredeyse yüz yıldır “rencide” eden biz Türkler rencide olalım biraz. “Asli unsur” olmayı kendine mal ederek Kürtleri “rencide” etmeye devam ettiğini de unutma Yalçın. Irkçı seni.

Bu ülkede güzel şeyler oluyor

Bugünlerde Türkiye çok önemli bir dönemeçten geçiyor. Belki II. Meşrutiyetin ilanı, belki TBMM’nin açılışı, belki de Cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli bir tarihsel süreç içerisindeyiz. 10 yıl önce Abdullah Öcalan yakalandıktan sonra denenen, fakat devletin basiretsizliği, öngörüsüzlüğü ve “uyanıklık” yaptığını sanmasıyla başarılamayan şey, bugün başarılıyor.

Dün Kandil Dağı ve Mahmur Kampı’ndan gelip Habur sınır kapısından Türkiye’ye geçen ve “Barış Grubu” adı verilen 34 PKK üyesinden 29′u sorgulanmalarının ardından [1], geri kalan 5′inden 3′ü de mahkemedeki ilk duruşmanın ardından [2] bugün serbest bırakıldı. (Son gelen habere göre, tamamı serbest kalmış [3]). Muhtemelen tutuksuz yargılanacaklar; ama bunun da bir prosedür olmasını umut ediyorum kendi adıma.

Bu duruma anlamsızca karşı çıkan pek çok siyasetçi ve toplum kesimi var. Muhalefet etmek tabii ki onların hakkı. Görüşlerini dile getirmeleri kadar doğal bir şey yok. Fakat bu süreç eğer olumlu bir şekilde sonuçlanır, bu kirli iç savaş sona erer, bütün etnik ve dini gruplar kendi kültürlerini, geleneklerini dilediklerince yaşatabilir, dillerini hiçbir baskı altında olmadan öğrenebilir ve konuşabilir hale gelirse, işkenceler, faili meçhûller sona ererse, yani Türkiye Cumhuriyeti gerçek bir demokrasi haline gelebilirse, kanımca yanlış bir muhalefet yöntemi izleyen bütün bu grupların toplum nezdinde hiçbir saygınlığı kalmayacak. Bunu yaparak aslında Türkiye demokrasisinin geleceğini alternatifsiz bırakıyor ve kendi çukurlarını kazıyorlar.

Diğer yandan PKKlılar “eve dönüş” yoluna girdi diye hükümet etnik, dini, kimliksel ve kültürel haklar konusunda geri adım atma çabaları içerisine girerse, o zaman da bu “eve dönüş”ün hiçbir anlamı kalmayacak. Dönenlerden daha fazlası yeniden dağa çıkacak ve iç savaş devam edecek. Fakat şimdilik böyle bir olasılık bana çok yakın görünmüyor. “Barış grubu”nun Türkiye’ye gelmesi ile ilgili süreç bize yalnızca 4 gün içinde yansıdı. Cuma günü Öcalan’ın mesajı geldi, cumartesi günü “barış grubu” yola çıktı, pazartesi günü ise Türkiye’ye vardılar. Bugün de çoğu serbest bırakıldı. Bu durum; hükümet, asker, bürokrasi, DTP ve PKK arasında bu konunun (olması gerektiği gbi) uzun zamandır gizli şekilde görüşülüyor olduğunu da yeniden teyit etmiş oldu. İşte bu nedenle TSK’nın operasyonlara son vermesi ve atılması gereken diğer demokratik adımlar konusunda umutluyum.

Hoşgeldiniz Kuzey Irak’taki PKK kamplarından yeniden Türkiye sınırlarına dönen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları. Umarım siz de kimliğinizi, kültürünüzü, her türlü siyasi görüşünüzü özgürce ifade eder ve bu ülkede demokrasinin yerleşmesi için katkıda bulunursunuz.

Güç

İlker Başbuğ: Güçlü ordu, güçlü Türkiye’dir.

Pirelli: Kontrolsüz güç, güç değildir.

PAR2003101397569Pirelli-P275-70R16

İlker Başbuğ vs. Pirelli

Ordu’da Vali Ali Kaban’ın isteği üzerine, müftülük emriyle camilerin tuvaletlerindeki pisuvarlar, ‘hijyen’ ve ‘dinen uygun olmadığı’ gerekçeleriyle kaldırılmış [Haber bu linkin altında]. Tabii bunun üzerine yine bir sürü tartışma başladı.

Bu tip olayların yaşanmaması için tek bir çözüm var bana kalırsa. O da “laik” olduğunu iddia eden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “dinlerin devlet tarafından kontrol edilmesi” ilkesine dayanan “laiklik” tarzından devletin dinle ilgili herhangi bir şeye karışmadığı laiklik tarzına geçmesi ve din alanından tamamen elini çekmesi.

Vatandaşlar ya da cemaatler tarafından yaptırılan camiler varsa da devlet cami yapmaya devam ediyor. Camilerdeki görevlilerin maaşını tüm toplumdan aldığı vergiler aracılığıyla ödüyor. Okullarda “Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi” adı altında Sünniliğin Hanefilik mezhebi çerçevesinde din eğitimi veriyor. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir kurumu bünyesinde taşıyor ve topluma bu kurum üzerinden dinsel mesajlar veriyor. Böyle olunca iddia edilen “laiklik” haliyle teoride kalıyor ve şehirlerin valileri, o şehirdeki camilerde bulunan tuvalet tipine bile karışmakta bir beis görmüyor.

Devletin gerçek anlamıyla laik ya da seküler olamamasının altında yatan neden ise “laiklik elden gider” korkusu. Çok ironik görünüyor, ama gerçek bu. Benim savunduğum şey devletin cami yaptırmaması, din görevlilerinin maaşını benim vergilerimle ödememesi, din dersi vermemesi ve dinsel mesajlar aktaran bir devlet kurumunun olmaması. Bu durumda doğal olarak camileri cemaatler yaptıracak, din görevlilerinin maaşını yine söz konusu dini hizmetten yararlanan cemaatler ödeyecek, din eğitimini de yine cemaatler kendi itikadları doğrultusunda verecek (“cemaat” dedim diye hemen korkmayın, bu İngilizcesi “community” olan sosyolojik bir terim. Yalnızca Fethullah Gülen cemaati ve benzeri cemaatleri ya da tarikatlar şeklinde biçimlenmiş toplulukları kapsamıyor. Çok basitçe ve kabaca tanımlarsak, belirli ortak noktaları, ortak inançları olan, ekseriyetle aynı mekânı paylaşan insan toplulukları diyebiliriz).

Tabii ki bunu savununca itiraz eden ilk kesimin “laik” kesim olmasına şaşırmıyorum artık. Camilerde kimbilir ne vaazlar verilir, cihat çağrıları yapılır; cemaatlerin kontrolünde yapılan din eğitimi “örümcek beyinli” bağnazlar yetiştirir falan. Bu yüzden devlet dinden elini çekerse din devleti oluruz (paradoks?). Ben bu iddialara pek prim vermiyorum açıkçası ve “laik”lerin kurduğu bu denklemi geçerli bulmuyorum. Ayrıca bu, bir birey olarak benim sorunum değil ki. Eğer bir devlet yıllar boyunca sunduğu eğitimle, ideolojik yönlendirmelerle, şununla ve bununla kendi vatandaşlarına kendi anayasal niteliklerini kabul ettirememişse, ettiremiyorsa (“laik”lerin devletin dinden elini çekmemesi gerektiğine dair argümanları bu çıkarımı yapmamı sağlıyor, yani bunu iddia eden ben değilim) o sorun devletin sorunudur, beni zerre kadar ilgilendirmez.  Zaten “bütün devletlere koyayım, insana bir şey olmasın” şeklinde düşünüyorum, o da ayrı bir mesele.

Biraz dağıldık. En baştaki örneğe dönelim: Laik bir devletin resmî görevlisi olan bir vali, camilerdeki tuvalet tarzını beğenmemiş ve “ayakta işemek dinimize aykırıdır” gerekçesiyle pisuvarların kaldırılmasını sağlamış. İşte devlet dinden tamamen elini çekmedikçe yaşayacağımız durumlar bu komiklikte seyretmeye devam edecek. Halbuki bu caminin devletle organik herhangi bir bağı olmasaydı, bakımını devlet yapmıyor olsaydı, imamının parasını devlet vermiyor olsaydı, bunları o camiye giden cemaat üstlenmiş olsaydı hiç sorun olmayacaktı. Orada ne tip bir tuvalet olacağına, pisuvar olup olmayacağına o caminin cemaati karar verecekti ve bu bizi hiç ilgilendirmeyecekti. O cemaat ister ayakta işeyecek, işter oturarak işeyecekti; bundan haberimiz bile olmayacaktı. Aldıkları ortak kararla, o caminin nasıl bir yer olacağına onlar karar verecekti. Laik devletin laik yöneticileri de işgüzarlık yapmayacak, saçmalamayacaktı. Güzel olmaz mıydı?

Birleşmiş Milletler tarafından 1948 yılında kabul edilen ve Türkiye’nin 1990 yılında taraf olduğu Soykırım Suçuna Engel ve Yaptırım Sözleşmesine göre bir halkın çocuklarını ana dillerinde eğitimden mahrum bırakmanın “soykırım suçu” kapsamına girdiğini…

…biliyor muydunuz?

Article II (e) and (b) and Article III (1) of the International Convention on the Prevention and Punishment of the Crime of Genocide (ICPPCG, 1948) describes linguistic and cultural genocide as ‘forcibly transferring children of the group to another group’; ‘causing serious bodily or mental harm to members of the group’; and ‘prohibiting the use of the language of the group in daily intercourse or in schools, or printing and circulation of publications in the language of the group’.

background01
Baskın Oran’ın “Bazı yargıçlara açık mektup” isimli metnine destek olmak için bir kampanya başlatılmış. İmza vermek için tıklayın.

“Andımız” Kaldırılsın!

Mazlumder “Öğrenci Andı”nın kaldırılmasına ilişkin bir imza kampanyası başlatmış, kampanya metni şöyle:

Milli Eğitim Bakanlığına,

İlköğretim okullarında her sabah okutulan “ÖĞRENCİ ANDI”nın insan haklarına aykırı beyanlar içermesi nedeniyle kaldırılmasını istiyorum.

2009 – 2010 eğitim öğretim yılına; ideolojik devletin ideolojik eğitimi yerine, farklılıkları zenginlik olarak gören özgürlükçü bir uygulamaya bırakmasını istiyorum.

Türkiye Cumhuriyeti, Türk etnik kimliğiyle beraber, otuzu aşkın diğer etnik kimlikleri barındıran, çok kimlikli ve çok kültürlü bir ülkedir.

İlköğretimde her gün okutulan “ÖĞRENCİ ANDI”nda; “Türküm” ile başlayan ve “varlığım Türk varlığına armağan olsun”, “Ey büyük Atatürk! Açtığın yolda, gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğime ant içerim.”, “ ve son olarak “Ne mutlu Türküm diyene” ifadeleri, Türkiye Cumhuriyetinin çok kimlikli yapısına uymamaktadır. Bu ifadeler “Türk” ırkını esas alan, Türkiye’deki diğer etnik kimliği görmezden gelen hatta asimile sonucu doğurabilecek ifadeler olmakla birlikte ideolojik devlet algısını küçücük çocuklara dayatan beyanlardır.

Çocuklarımız Ne Türklüğe nede başka bir ırka varlıklarını armağan etme andını içmek zorunda bırakılmamalıdır. Çocuklarımız küçük yaşlardan itibaren bir ideolojinin kalıplarına sıkıştırılan insanlar olmaktan çıkarılmalıdır.

Sonuç olarak; Türkiye’deki tüm etnik ve diğer kimliklerin özgürce var olma, farklı ırkların ve ideolojilerin kendilerine dayatılmadığı özgür bir ortamda yaşama hakkı olması gerektiğini düşünüyorum.

Tek tipleştirici ve farklılıkları yok sayarak ideolojik nitelik taşıyan “Öğrenci Andı”ın yeni eğitim öğretim yılında kaldırılmasını talep ederim.

Destek vermek için: http://www.andimizkaldirilsin.com/

Ben Atatürkçü bir “mahalle”nin çocuğuyum. Hem ailemin, akrabalarımın hem de tanıdıklarımın, arkadaşlarımın büyük bir çoğunluğunu bu “mahalle”den insanlar oluşturuyor. Sosyal ortamlarda (evde, barda, kafede, okulda, işyerinde) politik meseleler konuşulmaya başladığında ise inanılmaz bir “mahalle baskısı”na maruz kalıyorum. Daha yeni yaşadığım birkaç örnek:

Geçen hafta İzmir’den kalkıp İstanbul’a geldim; amaç aileyi, arkadaşları vesaireyi görmek, onlarla vakit geçirmek. İçmek, sıçmak, eğlenmek. Bir nevi “tatil” diyebiliriz. Teyzemi ve lise çağındaki kuzenlerimi görmek için birkaç gün teyzemde geceledim. Bir akşam teyzemin yakın bir arkadaşı eve geldi, oturduk muhabbete başladık. Kendisi 50′li yaşlarının sonunda, bir ilaç şirketi sahibi, CHP üyesi, kardeşi general olan ve İlker Başbuğ’la da aile dostu olan bir insan. Lise son sınıfa geçen kuzenlerden biri, birdenbire ortaya bir laf attı: “Atatürk diktatör müydü?” X bey (bundan sonra “X bey” olarak geçsin), Mustafa Kemal Atatürk’ün tabii ki diktatör olmadığından, kendisi için hiçbir şey yapmadığından, ne yaptıysa ülkeyi kurmak ve ileri götürmek için yaptığından dem vurdu, uzun uzun. Dayanamadım, konuşmaya başladım. Atatürk, kendisi için hiçbir şey yapmamış olsa dahi, bu durumun onun diktatörlüğüne bir halel getirmeyeceğini, sonuçta bir toplumun en tepesindeki insan olduğunu ve sözlerinin adeta bir emirmişçesine kabul gördüğünü anlatmaya çalıştım. “Diktatör” kelimesinin, iyi ya da kötü bir değer yargısıyla değerlendirmeden, gerçek anlamına bakıldığında Atatürk’ün tam anlamıyla bir “diktatör” stereotipi olduğunu söyledim. Bunun üzerine X bey hiddetlendi ve yüksek sesle “Hiç kimse Atatürk’e diktatör diyemez!” deyiverdi. Ben, bu sözü herhangi bir değer yargısında bulunmadan kullandığımı, sözcüğün anlamıyla Atatürk’ün davranışlarının uyuştuğunu belirttiysem de bir işe yaramadı.

Bunun ardından tartışma farklı yönlere doğru uzamaya başladı. Azınlıklar meselesine, “irtica” meselesine, Kürt meselesine dayandı. 1915′ten, İstiklâl Mahkemeleri’nden, Dersim Katliamı’ndan, Varlık Vergisi’nden, 6-7 Eylül Olayları’ndan, Diyarbakır Cezaevi’nden söz ettim. X beye göre bunların hepsinin mantıklı açıklamaları vardı ve devletin bu olaylarda takındığı tutum tamamen “gerekli” ve “zorunlu”ydu. Ermeniler bizi arkamızdan vurmuştu, insanlar “şeriat” istedikleri için idam edilmişti, Kürtler isyan edip devlete karşı gelmişti, azınlıklar dış güçlerden destek alarak ülkemizi bölmeye çalışıyordu. Devlet ne yapsaydı? Öldürmeseydi de beslese miydi, bölünse miydi? Bütün bu meselelerle ilgili olarak, bütün bu toplumsal kesimlerle empati kurmaya çalışan, demokratik ve özgürlükçü bir söylem üzerinden laf anlatmaya çalıştım; ama nafileydi. Bir kere devlet “kutsal”dı ve ona karşı geliştirilen hiçbir hareket cezasız kalamazdı. İnsanların çile çekmeleri, ölmeleri, öldürülmeleri önemsizdi. Devletin bekası için ne gerekiyorsa yapılmalıydı. “Bana devletçi söylemlerle gelmeniz benim için hiçbir anlam ifade etmiyor; çünkü ben anarşist bir düşünce yapısına sahibim, devlet hiç umrumda değil, tek bir insan bile devlet/iktidar/güç yüzünden hayatını kaybetmişse o devletin benim için zerre değeri yoktur” dediğimde ortam iyice gerildi. Teyzemin ve annemin yüzlerinden bu gerilim çok net okunabiliyordu. X bey sükûnetini korumaya çalışsa da ses tonu sertleşmiş ve yükselmiş, hamasi nutuklar atmaya başlamıştı.

Konu darbelere geldi uzandı ve X bey, soğukkanlılıkla, yapılan bütün darbelerin “zorunlu” olarak yapıldığını, o yüzden onların eleştirilmesinin doğru olmadığını söyleyiverdi. Tabii “darbe” sözcüğü yerine “müdahale” ya da “yönetime el koyma” sözlerini kullanmayı yeğliyordu. Üstelik benim babamın da bir Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu olduğunu, bu nedenle askeri yıpratmaya çalışanların söylemlerinden uzak kalmam gerektiğini “hatırlattı” bana (sırf babam asker olduğu için neden askerleri savunmam gerektiğini hâlâ anlayabilmiş değilim). X beyin darbe savunuları ise şöyleydi: 1950′lerde Demokrat Parti baskıcı bir yönetim kurmuş olduğu ve Cumhuriyet Halk Partililere zulüm etmekte olduğu için “müdahale” kaçınılmazdı. Üstelik bu “müdahale” ilerici güçler tarafından yapılmıştı, tabii ki desteklenmeliydi. Baskıcı bir rejime karşı çıkmak ve onun baskıcı özelliğini engellemek için muhalefet oluşturmak görevinin orduya değil, siyasal partilere ve sivil toplum örgütlerine düştüğünü anlatmak benim için çok zor değildi; fakat bunu algılamak X bey için çok zordu. Ardından 1980 darbesine atlayıverdi: 12 Eylül 1980′den önce sokaklarda terör esiyordu, ordu akan kanı durdurmak için darbe yapmak zorundaydı. “Peki” dedim, “sokaklarda akan o kanın müsebbibi kimdi?”. X beye göre bu kanın müsebbibi dış güçlerdi. Gençlerimize birbirini kırdırıyorlar, ülkemizi zayıf duruma düşürmek ve bölüp paylaşmak istiyorlardı. Ona devletin beslediği “terörist”leri anımsatmaya çalıştım, gizli iktidar sahiplerinin gerçek iktidarı ellerine almak için pek çok olaya sebep olduğundan söz ettim, 1 Mayıs 1977′de işçilerin üzerine ateş açan Abdullah Çatlı’nın devletin bir görevlisi olduğundan bahsettim; konu birdenbire Abdullah Çatlı üzerinden ilerlemeye başladı. X beye göre Abdullah Çatlı bir “kahraman”dı; çünkü ASALA’yı bitiren adamdı. “Eğer karşımda bir katili savunacak noktaya gelmişseniz, benim sizinle paylaşacak hiçbir şeyim olamaz” dedim. Sinirlendi.

Bu konuyla ilgili “gerilimli dakikalar”ın ardından, mesele AKP hükümetine geliverdi. X beye göre AKP hükümetinin ülkeyi halihazırda yönetiyor olması “yasal” değildi. AKP legal bir hükümet yapılanması değildi ve ne yolla olursa olsun devrilmesi gerekiyordu. Kendisini hayretten hayrete düşerek, ağzım açık bir şekilde dinliyordum. 2002 genel seçimlerinde %34, 2007 genel seçimlerinde %47 oy alan bir parti, nasıl olur da legal olmazdı? X beye göre seçmen bilinçsizdi, gerizekalıydı, doğruları göremiyordu; AKP’nin amacı şeriatı getirmekti ve bu yolda demokrasiyi bir araç olarak kullanıyordu. Amerika Birleşik Devletleri de ülkemizi “yeşil kuşağın” bir parçası yapmak istediğinden AKP’yi destekliyordu. Bu basmakalıp düşüncelere hangi argümanla karşı çıkarsam çıkayım başarılı olamayacağımı biliyordum, bu tip sabit fikirlere sahip insanlar “düşünme” yetisini kullanamıyordu artık; X beyin “düşünmesini sağlamak” mümkün değildi. Bana sordu: “Sen AKP’nin legal olduğunu düşünüyor musun?” Cevabım şöyle oldu: “Bu ülke, en azından teoride, demokrasiyle yönetiliyorsa ve ülkenin yarısı bir partiye oy vermişse tabii ki o partinin hükümet etme hakkı vardır ve yasadışı yollarla bu engellenemez. Legal olmayan şey sizin “müdahale” düşüncenizdir.” X bey, bu sefer de AKP’nin aldığı oy oranının aslında %47′den çok çok daha düşük olduğunu, fakat seçim sonuçlarına hile katılarak bu oranın bu değerlere çekildiğini iddia etmeye başladı. Her türlü komplo teorisi tıkır tıkır işliyordu X beyin zihninde.

AKP’nin eleştirilmesi gereken çok sayıda icraatı olduğunu, fakat CHP ya da diğer muhalefetin bu icraatları eleştirmek yerine AKP’nin AB müktesebatı yönünde, demokratikleşme yönünde, sivilleşme yönünde (zorunlu olarak da olsa) atmaya çalıştığı her türlü adımı engellemekten başka bir muhalefeti olmadığından bahsettim. CHP’nin, AKP’yi düzgün yönlerden (örneğin; uygulanmakta olan neo-liberal bazı politikalar, işçi-emekçi hakları, sosyal güvenlik vb.) eleştirmek yerine sırtını orduya ve yüksek yargıya dayadığını, ülkenin daha yaşanabilir bir yer haline gelmesi için hiçbir çabası olmadığını söyledim. X bey, CHP hakkındaki bu iddialarımın “doğru olmadığı”ndan başka bir savunma yapamadı ve konuyu AB’ye getirerek “Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi gerçekten alacağını düşünüyor musun?” dedi. Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi üyeliğe kabul edip etmeyeceğinin ayrı bir konu, AB müktesebatının Türkiye’de yerleşmesinin ayrı bir konu olduğunu söyledim ve devam ettim: “Bir kere AB içinde Türkiye’nin tam üyeliğine çeşitli sebeplerle karşı çıkan Fransa ve Almanya’nın yanında, Türkiye’nin tam üyeliğini destekleyen İsveç, İngiltere, İtalya gibi pek çok ülke var. AB içinde Türkiye’ye ilişkin bir korku olduğu da doğru; fakat şu anda sırf “onlar bizi kabul etmez” gibi bir gerekçeyle Türkiye’nin yasal yapısının bu halde kalmasını savunmak kadar saçma bir şey olamaz. Türkiye toplumsal ve bireysel özgürlüklerle demokrasiye çok uzak bir hukuka ve hukuk anlayışına sahip, bu özgürlüklerin şu anda dünya üzerinde en yoğun olarak yaşanmasına izin veren AB hukukuna da öyle ya da böyle geçilmesi gerekiyor.”

X bey bu hukuka AKP hükümetiyle geçilebileceğine gerçekten inanıp inanmadığımı sorduğunda ise gidişatın o yönde olduğunu ve toplumsal baskılarla bu talebin dile getirilmesi gerektiğini söyledim ve şu anda Türkiye’yi yönetme şansına sahip olan üç parti (AKP, CHP ve MHP) varsa, tabii ki bunların arasından AKP’yi tercih edeceğimden bahsettim. Bunun üzerine teyzem şöyle bir tepki verdi: “Ne yani, sen AKPli misin şimdi, bizim başımızı mı örttüreceksin bu gericilere?”

Tepkim şöyle oldu: “Bu ülkede insanların etnik kökenleri yüzünden devlet ya da milliyetçi tosuncuklar tarafından öldürülmelerini istemiyorum. Kültürel kimliklerini özgürce ifade etmek isteyen etnik grupların bu ifade haklarının engellenmesini istemiyorum. Hangi görüşten olursa olsun insanların bireysel, toplumsal ve siyasal özgürlüklerinin yanındayım. Hangi din ya da inanç söz konusu olursa olsun dinsel ve inançsal özgürlüklerden yanayım. Sırf başörtülü diye, genç kızların eğitim hakkının ellerinden alınmasını istemiyorum. Düşünceleri ya da söyledikleri yüzünden insanların hapislerde çürümesini istemiyorum. Sokak ortasında onbinlerce kişinin öldürülmesini istemiyorum. Eğer bütün bunlar senin ya da sizlerin zihniyetinde AKPlilikle bağdaşıyorsa, benim söyleyecek hiçbir şeyim olamaz. Ayrıca herhangi bir insan AKPli de olabilir, bu da bir suç falan değil bildiğim kadarıyla. Bir de şu var ki, benim gibi kendisini “Müslüman” olarak bile tanımlamayan, herhangi bir dine aidiyet hissetmeyen birine kalkıp “şeriatçı” yaftasını yakıştırman da harika.”

(Tabii ki teyzem de, X bey de, birazdan bahsedeceğim halam da kendisini “Müslüman” olarak tanımlıyor).

Tartışma süresince X bey, arada bir, “Yok, sen böyle düşünüyorsan seninle pek bir şey tartışabileceğimizi sanmıyorum.” deyip durduysa da dayanamıyor ve sürekli yeni bir şeylerden bahsetmeye çalışıyordu. Bunu da bir not olarak ekleyeyim. Kapanış ise şöyle oldu: “Ben şu anda neredeyse 60 yaşındayım. Gençken TİP’i desteklerdim, düşüncelerim de seninkilere yakındı; fakat bazı şeyleri yaşadıkça, gördükçe, anladıkça Atatürk milliyetçiliğinin, ulusalcılığın değerini fark ettim. 10 yıl sonra umarım yeniden bir araya geliriz, eminim ki senin düşüncelerin de benimkiler gibi olacak o zaman.” Benim verdiğim cevap ise şuydu: “Bundan 10 yıl önce, 17-18 yaşlarındayken, tamamen sizin gibi düşünüyordum. Düşünsel ilerlemeyi kimin yaşayıp, kimin yaşamadığını bu örnekle belki daha net anlarsınız.”

Saat epey geç olmuştu, el sıkışıldı ve X bey evine gitmek üzere ayrıldı. Ancak hikaye burada bitmiyordu, birkaç gün sonra X bey yeniden geldi. Bu sefer kendisiyle yalnızca el sıkışıp selamlaştım ve tartışmak istemediğim için başka bir odaya geçtim; fakat söylediği bazı şeyleri duyma şansım oldu, onları da aktarayım. X beye göre gençler ve hatta toplumun tamamı psikolojik bir sorun yaşıyordu. O yüzden benim bu gençlerden biri olarak bu şekilde düşünmem normaldi; ama nasıl ki başımız, sırtımız ağrıdığında, öksürdüğümüzde doktora gidiyorsak psikolojik sorunlar yaşadığımızda da psikologlara ya da psikiyatristlere başvurmalıydık. Anneme benim bir psikiyatriste görünme ihtiyacım olduğundan söz etti. Bunun tek sebebi X bey gibi düşünmüyor oluşumdu. Üstelik X bey kendisini hâlâ “solcu” olarak (da) tanımlıyordu.

İşte zihniyet bu: Her şeyi Atatürkçüler, ulusalcılar biliyor; onlar gibi düşünmeyen insanlar olayları doğru değerlendiremiyor, hepsi ruh hastası, zaten AKP de bu yüzden iktidarda. Psikiyatrik destek alırsak biz de doğru yolu bulup Atatürkçü ve ulusalcı olacağız. Herhalde bu tablo asıl “hasta”nın kim olduğunu çok net ortaya koyuyordur.

Gelelim ikinci “mahalle baskısı” örneğine: Daha bugün babaannemi, kuzenlerimi ve halamı görmek için halamların evine gittim. Kuzenlerden biri koluna “K. Atatürk” imzalı bir dövme yaptırmış, konu buradan açıldı. Halam “bak ne güzel olmuş” dedi bana. Yorum yapmamayı, sadece gülümsemeyi tercih ettim. “Hepimiz Atatürkçüyüz, istersen sana da yaptırdığı yerin adresini verelim?” dedi halam. “Yok düşünmüyorum.” dedim. Babaannem de o arada “Dövme günah, boşver yaptırma oğlum.” diyordu. Kaşındım ve “Ayrıca ben Atatürkçü falan değilim” dedim. Ondan sonra X beyinkinden biraz daha düşük seviyede (o seviyeden daha düşük nasıl olabilir diye sormayın lütfen) ve “popüler ulusalcılık/Tuncay Özkan ulusalcılığı” ekseninde, hamasi söylemler havada uçuşmaya başladı. Biz bu vatanın ekmeğini yiyorduk, hepimiz Atatürkçü olmalıydık, ordunun yanında olmalıydık, vatanımıza-milletimize sahip çıkmalıydık falan filan. Ülkenin bütün aydınları teker teker “içeri” alınıyordu, AKP de Amerika’nın güdümünde ülkeyi şeriata doğru götürüyordu. Üstelik bu ülkede bir Ermeninin sokak ortasında söylediği şeyler yüzünden öldürülmesinde de hiçbir sorun yoktu. Onlar dış güçlerle bağlantılıydı ve ülkemizde yaşama hakkına sahip değillerdi. Onların Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmalarıyla ilgilenmiyordu bile halam. Irkçı ve şiddet yanlısı olduğunu söylediğimde tabii ki inkâr etti. O ırkçı değil, bir “Atatürk milliyetçisi”ydi. Bu tartışma da yaklaşık 15-20 dakika kadar sürdü; fakat artık bezmiştim ve halamın X bey kadar bile dinlemeye tahammülü yoktu. Konu babaannem sayesinde bir şekilde kapandı ve 2-3 saat sürecek olan “aile saadeti misafirliği” devam etti.

Tabii ki ailemden oldukları için ne düşünürlerse düşünsünler bu insanları seviyorum. Kötü niyetlerinin olmadığını da biliyorum. Resmi ideoloji tarafından “çok güzel” bir şekilde yetiştirilmişler, bu noktadan sonra yapılabilecek pek bir şey yok. Fakat onlardan rica ediyorum, lütfen benim yanımda bana böyle hamasi nutuklar atmasınlar. Yıpranıyorum. TSK değil, asıl ben yıpranıyorum ulan!

18 Temmuz’da saat 17.00′da

Sol ne yapıyor?

21. yüzyılda sol hâlâ tüm retoriğini “tam bağımsızlık” ve “anti-emperyalizm” üzerine kuruyorsa ben bir irkilirim. İrkiliyorum.

Geçen haftalarda SHP’nin yeni genel başkanı Hüseyin Ergün, Neşe Düzel’e bir röportaj verdi, bu röportaj Taraf gazetesinde iki bölüm halinde yayımlandı [1], [2]. Röportajdan Hüseyin Ergün’ün sola dair Türkiye açısından yeni sayılabilecek bir tanımlama çabasına girdiği anlaşılıyordu. Bunun yanında ulusalcılığı, milliyetçiliği, korunmacılığı, kapanmacılığı yerdi; ulus-devletin eski alışkanlıklarının yerine küreselleşme ve entegrasyonun getirdiği yeni hareket tarzları uygulanması gerekliliğinden bahsetti; emperyalizme ve liberalizme diğer sol hareketlerden farklı bir şekilde yaklaştı; son olarak da Türkiye solunun darbelerdeki rolünün çoğunlukla “feci” olduğundan söz etti. Hüseyin Ergün’e temel noktalarda katılıyorum; fakat pek çok noktada fazla yüzeysel yaklaştığını düşünüyorum. Ama bu yazının konusu bu değil. Hatta Hüseyin Ergün’ün söylediği bir cümle tamamen bağlamından çıkarıldı; bu yazının konusu bu da değil.

Hüseyin Ergün’ün bu röportajı üzerine, başkanı olduğu partinin üyeleri de dahil olmak üzere, neredeyse tüm sol gruplar kendisine karşı oldukça militer bir tavırla “tam bağımsızlık” ve “anti-emperyalizm” kavramları üzerinden adeta bir psikolojik linç harekâtı başlattı. Her zaman olduğu gibi yeni hiçbir şey söylenmedi; yapılan eleştiriler “sola ihanet” söyleminden öteye gidemedi. Solun, yeni sol söylemlere karşı tahammülsüzlüğü yeniden ortaya çıktı.

Diğer yandan solun dünyada yaşananlara tepkisi de inanılır gibi değildi. Biliyorsunuz İran’da yapılan seçimlerde Ahmedinecad’ın yeniden seçilebilmek için hileye başvurduğu iddiaları üzerine kentli İran halkının önemli bir kısmı bir direniş başlatmıştı. Musâvi’yi destekleyen seçmenler, oylarının “yok edildiğini” iddia ediyorlar ve seçimin yenilenmesini talep ediyorlardı. İran yönetimi buna şiddetle karşılık verdi ve onlarca insanı sokaklarda öldürdü. Türkiye solunun önemli bir bölümünün buna tepkisi ise Ahmedinecad’ı haklı bulmaktan öteye gitmedi. Çünkü halkın iktidara karşı kendi iradesiyle ayaklanması mümkün değildi. Mutlaka ABD’nin, AB’nin, George Soros’un, emperyalist güçlerin bir parmağı vardı bu işte. Başka türlüsü düşünülemezdi. Üstelik Venezuela’nın “yüz akı” Chavez de Ahmedinecad’ı destekliyor, Musâvi taraftarlarını haksız buluyordu; çünkü İran ABD emperyalizmine karşı direniyordu. Bu örnek olayda da sol, baskıcı güçlerin ve statükonun yanındaydı.

Son olarak geçtiğimiz günlerde Honduras’ta bir askerî darbe gerçekleşti. Ordu, görevde olan sosyalist devlet başkanının görev süresini uzatmak için referanduma gidecek olmasından rahatsız olmuş (bu tip referandumların beni de rahatsız ettiğini söylemeliyim, fakat bu askerlerin idareyi ele almasını desteklememi gerektirmez) ve bir geceyarısı operasyonuyla yönetime el koyup devlet başkanını sürgüne yollamıştı. Herhalde bu noktada Türkiye solundan beklenen, sosyalist devlet başkanına arka çıkması olurdu. Fakat ilginçtir, Türkiye solunun özellikle ulusalcı kısmı darbecilerin yanında mevzilenmeyi tercih etti. ABD bu darbeye karşıydı, eh, yılanın başı da ABD olduğuna göre bu darbe “iyi” darbelerdendi. Nasıl ki 27 Mayıs darbesi Türkiye için “iyi”yse, bu darbe de Honduras için “iyi”ydi. Sırf asker işin içinde diye “ilerici” bir darbe “kötü” olarak nitelenemezdi.

Bütün bunların arasında Türkiye’de bir “belge tartışması” yaşanıyordu. Genelkurmay’da görevli olan, daha önce sivil topluma yönelik pek çok andıç hazırlamış, pek çok fişleme yapmış olan ve bu yılın Ağustos ayında amiralliğe yükselmesine kesin gözüyle bakılan bir albayın, hükümete ve bir cemaate yönelik yasadışı planlar içeren bir belge hazırladığı ileri sürülüyordu. Bugünlerde hâlen her yerde tartışılan bu belgeyle ilgili yorum yapmayacağım; fakat Türkiye solu, her zamanki gibi, sorulması gereken soruları atlayıp, yerini “askerlerin kucağı” olarak belirledi.

Bugün Türkiye’de sol hareketlerin önemli bir kısmı ordunun “ilerici” bir güç olduğunu düşünmeye, demokratikleşmenin “kötü” olduğunu gizli-saklı da olsa ifade etmeye, Avrupa Birliği ve ABD’nin Türkiye üzerinde emperyalist amaçları olduğunu belirtmeye devam ediyor. Neyse ki solun içinde hâlâ Ufuk Uras ve Devrimci Sosyalist İşçi Partisi gibi kişiler ve kuruluşlar var da, sol bu haldeyken nefes alabilmemizi kolaylaştırıyorlar.

Eski Gönderiler »