“Şiddete her zaman, her koşulda karşı mı çıkmalıyız?” Önümüzde duran önemli sorulardan biri bu olsa gerek. Benim buna cevabım “hayır” olacak. Şiddetin zorunlu olduğu/zorunlu bırakıldığı durumları gözden kaçırmamak gerekiyor.
Pasif direniş, sivil itaatsizlik gibi yöntemlere her zaman için saygı duymuşumdur; fakat bu yöntemlerin çoğu zaman işe yaramadığı ve acı verici sonuçlara yol açtığı da ortada. Ayrıca herkesten bu ve benzeri yöntemleri kullanmasını beklemek gibi bir hakkımız da yok.
Özellikle DTP’nin kapatılması kararının ardından Türkiye yine ciddi bir şekilde şiddet eylemlerine sahne olmaya başladı. Bunun temel nedeni, devletin Kürt sorununa yaklaşımının söylemsel (örneğin, “terör” ve “terörist” söylemi) ve eylemsel (örneğin, parti kapatma) açılardan pek değişikliğe uğramıyor oluşu. Bir etnik topluluğun siyasi taleplerini dile getirmesini sağlamaya çalışan bir partiyi kapattığınızda bunun şiddet eylemlerine yol açacağını görmemek en hafif tabiriyle safdillik olur.
Bugün, Beyoğlu’nda DTP’nin kapatılmasını protesto etmek için öncelikle bir basın açıklaması yapılmış, ardından da bir grup eylemci molotof kokteyli ve taşlarla civardaki ev, işyeri ve araçlara saldırmış. Peki bu eylemleri “lanetleyebiliyor” muyum ya da “lanetliyor” muyum? Hayır.
Hatırlarsanız bundan birkaç yıl önce ağırlıklı olarak göçmenlerden oluşan bir halk kitlesi Fransa’da ciddi bir ayaklanma başlatmıştı. Geçen yıl ise Yunanistan’da 16 yaşındaki bir gencin polis tarafından öldürülmesi üzerine bir ayaklanma başlamış ve birkaç hafta boyunca sürmüştü. Her iki ayaklanma sırasında da sokaklarda barikatlar kuruluyor, araçlar yakılıyor, dükkanların camları indiriliyordu. Bu olayların her ikisinde de kalbim ayaklanan göçmenlerle ve gençlerle birlikte atıyordu.
Eğer insanlara şiddet dışında bir yol sunmazsanız, o şiddet mutlaka gelip sizi vurur. Bugünlerde Türkiye’de yaşananlar da bu minvalde değerlendirilebilir. Bu şiddetin en büyük ve hatta tek sorumlusu, doğal olarak, devlettir. Şu ana kadar meydana gelmiş ya da bundan sonra meydana gelecek olan mal ve can kayıplarının sorumluluğu da devlete aittir. Bu noktada “terör örgütü”nün de bu şiddetin sorumlusu olduğuna yönelik savunular geçersizdir; çünkü devlet eğer belirli topraklar üzerinde meşru şiddet ve yasama-yürütme-yargı tekelini elinde bulunduruyorsa, “terör örgütü”nü askeri ya da siyasi yöntemlerle eylemlerinden vazgeçirmek de temelde devletin sorumluluğundadır. Devlet bunu öyle ya da böyle beceremiyorsa, bu durum devletin başarısızlığını gösterir. (Tabii ki verili meselede askeri yöntemin gerçek bir “çözüm” olamayacağını gördük, biliyoruz; fakat bu da devlet tarafından bir çözüm oluşturabilecekmişçesine kullanıldığı ve kullanılmakta olduğu için eklemek durumundaydım).
Bugünlerde tanık olduğumuz ve muhtemelen bundan sonra da tanık olmaya devam edeceğimiz şiddet eylemleriyle ilgili daha korkunç olan şey ise, halkın bu şiddet eylemlerine karşı kendi şiddetiyle cevap vermeye başlamış olması. Bu durum iç savaşa (civil war) kadar gidebilecek olan yolda önemli bir kilometretaşı. Bu noktada karşımıza şiddete başvuran iki grup çıkıyor: Birincisi, yıllardır kendi kimliğini ifade etmesine, kültürünü yaşamasına ve siyaset içerisinde söz sahibi olmasına engel olunan ve kendisini “Kürt” olarak tanımlayan vatandaşlar grubu; ikincisi ise kendini bu “vatan”ın gerçek sahibi olarak gören ve “Türk” olarak tanımlayan diğer vatandaş grubu. İlk grup sokaklarda rastgele şiddete yöneldiğinde, ikinci grubun (ve hatta yine birinci grubun da) maddi ve manevi zarar gördüğü, malını ve bazen de canını kaybettiği açık. Fakat durumun böyle olması ikinci gruba kendi şiddetini uygulama hakkı vermiyor. İçinde yaşadığımız ulus-devlet ortamında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının canını ve malını koruma sorumluluğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurumlarına ait olduğuna göre, ikinci grup da birinci gruba karşı şiddet uygulamaya başladığında karşımıza devletin kurumlarının tamamen işlevsiz kaldığı bir linç kültürü çıkıyor. Bir vatandaş grubunun, diğer bir vatandaş grubuna, şiddet uyguladıkları gerekçesiyle ceza kesmeye kalkması hiçbir şekilde haklı çıkarılabilecek bir durum değil. Eylemciyi şiddetten vazgeçirmek, gerekirse ona ceza vermek konumunda olan otoritenin devlet olduğu ortada. Bir vatandaş grubu, diğer bir vatandaş grubuna karşı “cezalandırıcı” olmaya kalkıyorsa ortada işlemeyen bir devlet yapısı var demektir. Adına “hukuk” dediğimiz düzenin hiçbir anlamı kalmamış demektir. Bütün bunların ötesinde, yine o devletin işletmek durumunda olduğu hukuk sisteminin, yasama, yürütme ve yargı organlarının bir vatandaş grubuna şiddet eylemi gerçekleştirmekten başka bir seçenek bırakmadığını da göz önüne alırsak, durumun ne kadar karmaşık olduğunu daha net bir şekilde kavrayabiliriz.
Umuyorum ki önümüzde günlerde ya da yıllarda bir iç savaşa doğru sürüklenmemek için kullanacağımız kadar zekaya ve dirayete sahibizdir.
Cok guzel bir yazi olmus ellerinize saglik. Birsey eklemek istiyorum; Ben asil cogunlugu ucuncu grubun olusturduguna inaniyorum. Ucuncu grup aktif bir sekilde hic bir gruba katilmayan Turk ve Kurtlerden olusmus bir grup olarak tanimliyorum. Ve asil siddete dur diyecek olanin bu ucuncu grup olduguna inaniyorum. Ucuncu grubu olusturan bireyler hangi safta duracak? Butun mesele bu? Eger bu grubun en apolitiginin bile “Yahu bu Kurtlere yapilanlar hem hukusal hem de ahlaksal hic bir gerekceyle aciklanamaz ve bu yanlistir” diyecek bir toplumsal bilinc ve sorumluluk gosterememesi durumunda katliamlarin onune gecilmesi oldukca zor gorunuyor… Daha once benim blogda bir kac defa yazdim. Bu durumda is apolitik Turklere, ya da siradan- vatandas Turklere dusuyor. Onlar agzi salyali Turklere bir sekilde engel olmak durumundalar. Yani hic birseye karismayarak uzaktan seyrederek dahi onay veriyorlar o katillere… Bunun farkina varilmali…