Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Şu ülkede yaşayan en sevdiğim birkaç düşünce insanından biri olan Sevan Nişanyan 21 ve 22 Eylül 2009’da Taraf gazetesindeki Kelimebaz köşesinde iki yazı yayımlamıştı. Birisinin adı “Sansür” [bu linkte], diğerinin adı “Feriştah” [şu linkte] olan yazılarda o çok sevdiğim alaycı, ironik ve sivri tarzıyla İslam’a ve özellikle İslam’ın eleştirilemez kılınışına dair bir şeyler yazmıştı. Bu yazıların ardından hem Taraf gazetesi yazarlarından [Emre Uslu’nun tepkisi ve Cihan Aktaş’ın tepkisi], hem de Taraf gazetesi dışından, özellikle de dindar kesimden oldukça ciddi tepkiler almıştı. Bunun üzerine önce internet gazetesi T24’e bir röportaj verdi [link bu], sonrasında Taraf gazetesinde yine konuyla ilgili bir yazı yayımladı [link şu]. (O arada özellikle Cihan Aktaş’ın yazısına iki adet Kelimebaz yazısıyla eğlenceli bir şekilde cevap vermeyi de es geçmemişti: Etnoloji ve Tahammülfersa). Konu hakkındaki son yazısı ise “İnanca Saygı” adını taşıyordu ve 27 Ekim’de Taraf gazetesinde yayımlanmıştı [buyrun bu linkten yakın].

Taraf’taki 14 Aralık 2009 tarihli yazısından sonra Sevan Nişanyan’ın sesi kesilmişti, haliyle nedenini merak ediyordum. Kötü haber bugün blogundan geldi. Aynen aktarıyorum:

Taraf’taki konumum ilk günden beri eğretiydi. Sanki “kerhen” yazmama izin verildi. Sevan Nişanyan kamuoyunda “tepki toplayan” bir isim, “aman gazeteye bir zarar vermesin” tavrı ısrarla hissettirildi. Bir-iki kez hatırlattığım halde yazarlar künyesine adım yazılmadı. Gazetenin ilk sayfasındaki vinyetlerde de adım bir kez olsun anılmadı. Ahmet Altan “gerek görmemiş”.

14 ay boyunca önceleri her gün, sonra haftada altı gün yazı yazdım. Aynı bayat lafları dön dolaş tekrar etmek yerine, özgün araştırma ve düşünme gerektiren yazılar yazmaya çalıştım. Bunun için bir kuruş para almadım. “İleride ödenecek” ya da “kusura bakma para ödemeyeceğiz” gibi bir açıklama da duymadım. Sonuçta para çok mühim değil. Ama yarım ağızla da olsa bir kere teşekkür eden çıksa sanırım daha mutlu olurdum. Çıkmadı.

21 Eylülde çıkan dine ilişkin yazımdan sonra, kabul edilebilir küstahlık sınırını aştığını düşündüğüm tavırlarla karşılaştım. Birkaç kez alenen fırça yedim. Yazılarım – herhangi bir açıklama veya ikna teşebbüsü olmadan – gelişigüzel makaslanmaya başladı. Ekim ayında çıkan iki kitabımdan gazetede tek satırla söz edilmedi. Gerekçe olarak, dine ilişkin yazılarımın “gazeteye zarar verdiği” söylendi. Gazetenin “bir süre” beni destekliyor görünmek istemediği bildirildi. Siyasi konulardan uzak durup kelimelere yoğunlaşmam “tavsiye” edildi.

Hemen her gün onlarca ölüm tehdidi alıyorum. Jandarması, emniyeti, savcılığı bunları ciddi buluyor. Ben pek önemsediğimi söyleyemem. Ama şunu net olarak görüyorum ki, gazetem bu konuda da arkamda değil ve yarın bu tehditlerin ufak bir kısmı da gerçekleşecek olursa arkamda durmayacak. Bu da, takdir edersiniz ki, hoş bir duygu değil.

Kusura bakmayın ama bu yaştan sonra bu saçmalıklara tahammül edecek sabrım yok. Yeterince yapacak işim de var. Bu kadar Kelimebaz yetsin.

*

Kelimebaz’ı yazmak güzeldi. Sizi bilmem ama ben çok şey öğrendim. Çok güzel feedback’ler aldım (neydi bunun Türkçesi?). Dostluk ve sevgiyle yazan okurlarım oldu. Bir kısmı yazışma faslının ötesine geçen arkadaşlıklar kurdum. Hepsine teşekkür ederim.

Yazmak bir iptiladır. Elbette yazmadan duramam. Ama nerede, nasıl, şimdilik daha düşünmedim.

Taraf gazetesini hâlen Türkiye’deki en düzgün kalemleri bir araya toplayan ve en önemli haberlere imza atan gazete olarak görüyor olsam da, gazetenin Sevan Nişanyan’a olan bu tavrının sonuna kadar karşısındayım.

Taraf gazetesindeki köşesinde Murat Belge üç gündür Can Ataklı’nın bir “iftira” yazısından ve  Türk yargısının bu konuyla ilgili tutumundan bahsediyor. Söz konusu üç yazıyı bir pdf dosyası haline getirdim. Buyrun siz de indirin, okuyun ve hâl-i pürmelâlimizi görün.

Şiddet?

“Şiddete her zaman, her koşulda karşı mı çıkmalıyız?” Önümüzde duran önemli sorulardan biri bu olsa gerek. Benim buna cevabım “hayır” olacak. Şiddetin zorunlu olduğu/zorunlu bırakıldığı durumları gözden kaçırmamak gerekiyor.

Pasif direniş, sivil itaatsizlik gibi yöntemlere her zaman için saygı duymuşumdur; fakat bu yöntemlerin çoğu zaman işe yaramadığı ve acı verici sonuçlara yol açtığı da ortada. Ayrıca herkesten bu ve benzeri yöntemleri kullanmasını beklemek gibi bir hakkımız da yok.

Özellikle DTP’nin kapatılması kararının ardından Türkiye yine ciddi bir şekilde şiddet eylemlerine sahne olmaya başladı. Bunun temel nedeni, devletin Kürt sorununa yaklaşımının söylemsel (örneğin, “terör” ve “terörist” söylemi) ve eylemsel (örneğin, parti kapatma) açılardan pek değişikliğe uğramıyor oluşu. Bir etnik topluluğun siyasi taleplerini dile getirmesini sağlamaya çalışan bir partiyi kapattığınızda bunun şiddet eylemlerine yol açacağını görmemek en hafif tabiriyle safdillik olur.

Bugün, Beyoğlu’nda DTP’nin kapatılmasını protesto etmek için öncelikle bir basın açıklaması yapılmış, ardından da bir grup eylemci molotof kokteyli ve taşlarla civardaki ev, işyeri ve araçlara saldırmış. Peki bu eylemleri “lanetleyebiliyor” muyum ya da “lanetliyor” muyum? Hayır.

Hatırlarsanız bundan birkaç yıl önce ağırlıklı olarak göçmenlerden oluşan bir halk kitlesi Fransa’da ciddi bir ayaklanma başlatmıştı. Geçen yıl ise Yunanistan’da 16 yaşındaki bir gencin polis tarafından öldürülmesi üzerine bir ayaklanma başlamış ve birkaç hafta boyunca sürmüştü. Her iki ayaklanma sırasında da sokaklarda barikatlar kuruluyor, araçlar yakılıyor, dükkanların camları indiriliyordu. Bu olayların her ikisinde de kalbim ayaklanan göçmenlerle ve gençlerle birlikte atıyordu.

Eğer insanlara şiddet dışında bir yol sunmazsanız, o şiddet mutlaka gelip sizi vurur. Bugünlerde Türkiye’de yaşananlar da bu minvalde değerlendirilebilir. Bu şiddetin en büyük ve hatta tek sorumlusu, doğal olarak, devlettir. Şu ana kadar meydana gelmiş ya da bundan sonra meydana gelecek olan mal ve can kayıplarının sorumluluğu da devlete aittir. Bu noktada “terör örgütü”nün de bu şiddetin sorumlusu olduğuna yönelik savunular geçersizdir; çünkü devlet eğer belirli topraklar üzerinde meşru şiddet ve yasama-yürütme-yargı tekelini elinde bulunduruyorsa, “terör örgütü”nü askeri ya da siyasi yöntemlerle eylemlerinden vazgeçirmek de temelde devletin sorumluluğundadır. Devlet bunu öyle ya da böyle beceremiyorsa, bu durum devletin başarısızlığını gösterir. (Tabii ki verili meselede askeri yöntemin gerçek bir “çözüm” olamayacağını gördük, biliyoruz; fakat bu da devlet tarafından bir çözüm oluşturabilecekmişçesine kullanıldığı ve kullanılmakta olduğu için eklemek durumundaydım).

Bugünlerde tanık olduğumuz ve muhtemelen bundan sonra da tanık olmaya devam edeceğimiz şiddet eylemleriyle ilgili daha korkunç olan şey ise, halkın bu şiddet eylemlerine karşı kendi şiddetiyle cevap vermeye başlamış olması. Bu durum iç savaşa (civil war) kadar gidebilecek olan yolda önemli bir kilometretaşı. Bu noktada karşımıza şiddete başvuran iki grup çıkıyor: Birincisi, yıllardır kendi kimliğini ifade etmesine, kültürünü yaşamasına ve siyaset içerisinde söz sahibi olmasına engel olunan ve kendisini “Kürt” olarak tanımlayan vatandaşlar grubu; ikincisi ise kendini bu “vatan”ın gerçek sahibi olarak gören ve “Türk” olarak tanımlayan diğer vatandaş grubu. İlk grup sokaklarda rastgele şiddete yöneldiğinde, ikinci grubun (ve hatta yine birinci grubun da) maddi ve manevi zarar gördüğü, malını ve bazen de canını kaybettiği açık. Fakat durumun böyle olması ikinci gruba kendi şiddetini uygulama hakkı vermiyor. İçinde yaşadığımız ulus-devlet ortamında Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının canını ve malını koruma sorumluluğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurumlarına ait olduğuna göre, ikinci grup da birinci gruba karşı şiddet uygulamaya başladığında karşımıza devletin kurumlarının tamamen işlevsiz kaldığı bir linç kültürü çıkıyor. Bir vatandaş grubunun, diğer bir vatandaş grubuna, şiddet uyguladıkları gerekçesiyle ceza kesmeye kalkması hiçbir şekilde haklı çıkarılabilecek bir durum değil. Eylemciyi şiddetten vazgeçirmek, gerekirse ona ceza vermek konumunda olan otoritenin devlet olduğu ortada. Bir vatandaş grubu, diğer bir vatandaş grubuna karşı “cezalandırıcı” olmaya kalkıyorsa ortada işlemeyen bir devlet yapısı var demektir. Adına “hukuk” dediğimiz düzenin hiçbir anlamı kalmamış demektir. Bütün bunların ötesinde, yine o devletin işletmek durumunda olduğu hukuk sisteminin, yasama, yürütme ve yargı organlarının bir vatandaş grubuna şiddet eylemi gerçekleştirmekten başka bir seçenek bırakmadığını da göz önüne alırsak, durumun ne kadar karmaşık olduğunu daha net bir şekilde kavrayabiliriz.

Umuyorum ki önümüzde günlerde ya da yıllarda bir iç savaşa doğru sürüklenmemek için kullanacağımız kadar zekaya ve dirayete sahibizdir.

Kemalizm vs Üçüncü Dalga

Alvin Toffler “Üçüncü Dalga” isimli kitabında, endüstri toplumlarının dünya tarihindeki “İkinci Dalga”yı temsil ettiğinden bahseder ve İkinci Dalga toplumlarının klasik toplum denetleme sisteminin çekirdek aile, fabrikasyon okul/eğitim sistemi ve dev şirketler olduğunu öne sürer. Mustafa Kemal Atatürk’ün de Türkiye’yi bir İkinci Dalga toplumu haline getirmek için yapılmış olan yeniliklerin öncüsü olduğunu söyleyebiliriz. Mustafa Kemal’den sonra ülke yönetiminde söz sahibi olanlar ise, hem bu İkinci Dalga toplumunu yerleştirmek için uğraş vermiş, hem de “kurucu baba” Mustafa Kemal etrafında bir kutsallık halesi oluşturarak Atatürk kültünü yaratmış. Bugün Atatürkçülük/Kemalizm denen ideolojinin bir nevi “İkinci Dalga ideolojisi” olduğunu söylemek mümkün. Bu ideolojinin de yalnızca Atatürk’ü ve onun ilke (altı ok) ve inkılâplarını birer külte dönüştürülerek yaşatılabileceği varsayılıp, bu “kült yaratma” süreci uygulanmış.

Toffler’ın üçlüsünün Türkiye ayağını dikkatle incelediğimizde İkinci Dalga’yı temsil eden bu üç sacayağının her birinde Atatürk kültünün yaşatılmaya çalışıldığını görüyoruz. Kentli, “modern”, “çekirdek aile” daha çok küçük yaşlarda çocuğuna “Atatürk sevgisi”ni ve cumhuriyetin kurucu ideolojisini belirli simgelerle aşılamaya başlıyor. Evlerdeki Atatürk portreleri/resimleri/takvimleri, pencerelere/balkonlara asılan Türkiye bayrakları, meydanlarda çocukların ellerine tutuşturulan bayraklar; hepsi çocukta bir aşinalık yaratmaya başlıyor. Sonra sıra “fabrikasyon okul”a geliyor. İlkokuldan üniversiteye kadar “Atatürk İlkeleri ve İnkılâpları” tekrar tekrar öğrencinin zihnine işleniyor. Çekirdek ailede başlayan doktrinasyon süreci, okulda iyiden iyiye güç kazanıyor. Bundan sonra üçüncü sacayağı olan “şirket” (daha genelleyerek “iş hayatı” diyebiliriz) Türkiye insanına kazandırılmış olan bu “Atatürkçülüğü” çeşitli aracılar vasıtasıyla (yine Atatürk portreleri, belirli tarihlerde asılması zorunlu olan Türkiye bayrakları vs.) pekiştiriyor.

İkinci Dalga toplumunun en önemli özelliklerinden biri hem yapılacak işlerin, hem de bireylerin standartlaştırılması olarak göze çarpıyor. İşte bu üç sacayağı, Türkiye özelinde, bu standartlaşmayı bir İkinci Dalga toplumu oluşturma ideolojisi olan Kemalizm’in önderliğinde yapmaya çalışıyor. Endüstri toplumu (yani İkinci Dalga toplumu) nasıl ki fabrikada/şirkette “her iş için tek bir (standart) en iyi yöntem, tek bir (standart) en iyi alet ve tek bir (standart) en iyi tamamlama süresi” gerektiriyorsa, bireylerde de tek bir (standart) en iyi ideoloji gerektiriyor. Bu ideoloji ülkeden ülkeye değişiyor, Türkiye’de ise Kemalizm kılığına bürünüyor.

Fakar artık adına ister “Üçüncü Dalga toplumu”, ister “ağ toplumu”, ister başka bir şey deyin; tüm dünyada yeni bir toplumsal ve ekonomik yapı oluşuyor. Bu yapının ise İkinci Dalga’nın Türkiye için geçerli ideolojisi olan Kemalizm’le yerleşmesi mümkün değil. O nedenle bu ideoloji ölmek zorunda. Bu çok da uzak bir gelecekte olmayacak, bu ölüm ertelendiği ve Kemalizm bitkisel hayatla da olsa yaşatılmaya çalışıldığı sürece ise toplumsal çatışmalar artarak devam edecek.

Not: Bu küçük yazıya başlarken aklımda biraz daha farklı bir şey vardı aslında. Aile, okul ve şirketlerden oluşan bu üç sacayağının ikincisindeki doktrinasyon sürecinin tam olarak bir “siyasi parti propagandası” olduğunu düşünüyordum. Biliyorsunuz Altı Ok, Cumhuriyet Halk Partisi programıyla yerleştirilmiş bir doktrin. Bugün hala siyasetin içinde olan bir partinin ilkelerinin okullarda öğrencilere dayatılarak açıktan bir propaganda yapılıyor oluşu da gerçekten feci bir durum.

Eleştirel abi‘nin çığlığını siz de duyun:

Olup bitenlere bakıyorum. Korku, kaygı, ve öfkeyle bakıyorum. Bir önceki yazıda söznü ettiğim gibi, yazıp, yazıp siliyorum. Sonra da sevgili Kacakkova’nın dediği gibi izi kalir diye avunmaya çalışıyorum. Sonra bu kısır döngü yeniden başlıyor.

Izmir’deki olaylardan sonra şimdi de Çanakkale Bayramiç’te 2500 kişi toplanmış. Ve bu ülkede hukuğun kalmadığını bir kez daha suratımıza tükürür gibi haykırıyorlar; Adamlar karakoldan sıradan bir olay üzre gözaltına alınmış gençleri istiyorlar. Yani biz hukuğu tanımıyoruz diyorlar. Kendileri hukuğa talipler. Hem de en ilkelinden. Ve bu ilki değil. Bilmem kaç onuncu olay. Ve daha kaç tanesi olacak kimbilir. Hani şurda yeni bir Sivas mı olmasını bekliyorsunuz diyeceğim onu da diyemiyorum çünkü Sivas oldu da ne oldu ki? Ders mi alındı ki Sivas’tan, Kahraman Maraş’tan? Kampanyalar mı başlatıldı, projeler mi geliştirildi, büyük büyük adamlar toplanıp bilimsel ekipler mi kurdular bu sorunun kökeni ve çareleri ve çözümlerini arastırsınlar diye… Hiç bir şey yapılmadı. Bunlar bu ülkede hukuğun ve güvenliğin kalmadığını göstermektedir. Bu islerden maaş alanlar aldıklarını hak etmiyorlar. Yarın olası bir katliamdan sorumlu da tutulmayacaklar. Allah kahretsin ne yazık ki biliyoruz sorumlu tutulmayacaklar. Olanlar Kürtlere olacak, devrimci, insan haklarına duyarlı güzel insanlara olacak…

Olup bitenlere bakıyorum. Kenya’lı bir arkadaşım anlatmıştı: Yıllarca çalışıp biriktirdiği parayla satın aldığı hayatının ilk evine taşındığının ikinci ya da üçüncü günü KKK tarafindan evinin duvarlarına sprey boyalarla yazılı ırkçı faşist sloganları ve “defol” yazısını ilk görüşünü anlatıyordu. Tüyleri diken diken olmuş. Gitmiş bir yerden yarı otomatik bir silah almış. Sonra da gidip karakola eğer güvenlik güçlerinin kendisini ve ailesini koruyamadığı durumda kendi başının çaresine bakacağını ve sonuçlardan da güvenlik biriminin sorumlu olacağını yazılı ve sözlü olarak söylemiş. Bu olayın üzerinden altı yıl geçmişti ve kimseler bir daha rahatsız etmemişler. Silahtan ve şiddetten o denli nefret etmeme rağmen “Herhalde ben de aynı şeyi yapardım” dedim kendi kendime. Zaten öylesi bir korkuyla oraları terketmek de bir tür ölüm değil midir ki? Ölürsün ya da öldürüsün. Ama dikkat edin göreli bir güvenlik var arkadaşımın durumunda. Arkadaşımın silahı plan B oluyor yani. Türkiye de bu koşullar yok.

Türkiye’de yaşasam ne yapardım sahi?

Olası en kötü ihtimale karşı kendim silahlanır mıydım? Bu adaletsiz ve hukuksuzluk girdabında, insan hiç bir koşulda kendini güvende hissetmediği gibi güvenliğini arttıracak mantıksal bir alternatif de üretemiyor. Silahlansan karşıdaki katilin (ki vatandaş deniyor onlara) işini kolaylaştırabilirsin. Ekmeklerine yağ sürersin. Silahlanmasan o denli muğlak ki güvenliğin. çocuklarının yaşamı öylesi bir tehdit altında ki. Öylesine bir pamuk ipliğine bağlı ki yaşamın? Kendi başının çaresine bakacak hiç bir şeyin yok… Gözü dönmüş katilin insafına kalmış bir güvenlik yani…

Sözüm size birazcık insan kalabilmişler.

Varsayın ki Almanya’da Nazilerin gelip sadece siz Türksünüz diye evinizi yaktığını düşnün. Sonra da çocuğunuzu ve size öldürdüğünü düşünün. Şimdi de kendinizi benzer şeyleri Kürt komşunuza yaparken düşnün.

Ya da 17 yaşındaki çocuğunuzun o çıldırmış kalabalıkta olduğunu düşünün. Bir anda o 2500 kişilik kalabalığın bir parçası olan çocuğunuzu düşünün. Nasıl bir cinnete, vahşete bulaştığını düşünün…

Bu adamlar 2500 kişilik guruplar halinde dolaşmıyorlar sokaklarda. Bu adamlar sizin çocuklarınızın desteğini alıyorlar.

Kürtler ellerine silah alırlarsa katliamcıların tam istediği olacak. Silaha sarılmasalar, ölüm ile yaşam arası bir çizgide o kadar zavallı bir biçimde boğazlanmayı bekleyen kurbanlık koyunlar gibi bekleyecekler ki.

Ben Türkiyedeki ne hukuğa ne adalete ne de güvenlik birimlerine güveniyorum. Insanları duyarlı olmaya çağırma bağlamında ne de kan emici medyaya güveniyorum. Güvenilebilecek bir tek siz, duyarlı insanlar varsınız. Bir tek siz kaldınız. Kendini şöyle ya da böyle duyarlı sayan bütün insanlar bir tek siz varsınız. Bir tek siz bir şey yapabilirsiniz.

Bu bir katliam hazırlığı. Bakın bütün kaynaklar bunu gösteriyor. Bunlar bir büyük kan gölünün ön çalışmaları. Hatta Kürtlerin bunca saçmalığa ve saldırıya ve provakasyona karşı soğukkanlı davranmayı becermeleri övgüye değerdir. Bu koşullar altında saçma sapan bir iç-savaşın çikıp ortalığın kan gölüne dönmemesi bir an meselesidir de…Işte bu nedenle Kürtler değil siz duyarlı Türkler ancak durdurabilir bu ilkelliği.

Muhammed Isa aşkına…Yeter artık! Birşeyler yapın.

Daha önce hiç böyle bir şey istemedim. Ama gerçekten korkuyorum. Birşeyler yapın. Bu yazıdan esinlenip oturup e-posta yazın, blog yazın, twittere, Facebook’a, FriendFeed’e yazın. Hiç birşey yazamıyorsanız bu yazıyı kopyalayın, adresini verin. Okuyun, konuşun, soru sorun. Ne olur. Yeter.

Gidin, ses verin, Muhammed, İsa Aşkına.

Hakan Akçura’ya ait bir proje.

Ben birileri sorduğunda kendini İzmir Karşıyakalı diye tanıtan bir insanım.
Ankara’da doğmuş olmam, 23 yıl İstanbul’da yaşamış olmam bunu değiştiremedi.
Çünkü ben ilk kez o kentte aşık oldum, işkence gördüm, hapsedildim, aldatıldım, dolu dolu sevindim, deli gibi heyecanlandım, şiir yazdım.
Tam da 47. yaşımı doldurduğum bugün, bir “Türk ırkçılığı ile yüzleşme yazıtı”yla, yüzüm en çok yine İzmir’e dönük karşınıza çıkacağımı kim söylese inanmazdım.

Bu 6 metreyi aşan yazıt 1265 satır ve 33120 sözcükten oluşuyor.
Olayın olduğu 22 ve ertesi 23 Kasım günlerinde internette değişik haber sitelerinde ve her seferinde benim heykel tasarımıma da uğursuz bir ilham veren aynı fotografa bakılarak yazılan, olup bitenlere dair okuyucu yorumları…
Hepsi türkün, kürt ulusuna, insanına, özetle kürde kesif nefretini içeren zehirli ırkçılıkla malül.
Yaşadığım ülkede, İsveç’te ve dünyanın çok geniş bir bölümünde, bu yorumların her biri ayrı bir polis soruşturmasının konusu olabilecek, toplamı ise topluma yönelik, kültürel, siyasi ve yasal zeminde ırkçılık karşıtı kapsamlı bir programı devreye sokacak niteliğe sahip.

Bu kez karar değiştirdim ve böylesi bir uğrakta, böylesi bir yüzleşmeye, bu ülkenin ihtiyacı olduğunu düşündüğüm için, çok düşünüp, taşınıp, bu yorumları olduğu gibi işime taşıdım.
Umarım yaptığım şeyin gücü, bu zehirin ikna çabasından daha güçlüdür.

Böyle söylüyor Hakan Akçura. İnsan, keşke bu tip çalışmalara ihtiyaç olmasaydı diyor; fakat ne yazık ki buna ihtiyacımız var: Kürt Ulusuna, Kürt İnsanına Yönelik Gelişen Nefret Dolu Türk Irkçılığı ile Yüzleşme Yazıtı.

Bir önceki postta “Türklerin ‘rencide’ olmasına” dair ufak bir örnek vardı. Biz Türkler çok çabuk “yıpranıyoruz”, “rencide oluyoruz”; bizim “onurumuz” çok çabuk “kırılıyor”. Fakat “başka ırklar” bizim kadar onurlu olamadıkları için bizim kadar kolay rencide de olmuyor. En azından bizim algımız böyle. “Türklük”le ilgili en ufak bir eleştiri yapılsa, hem uyguladığımız toplumsal baskı hem de yasalarımız sayesinde, yapanı hizaya getirmeyi iyi biliyoruz. Ne de olsa onurlu ve gururluyuz, onurumuzu ayaklar altına aldırmıyoruz. Başka etnik kimlikler üzerinde ise “eleştiri”yi geçtim, hakaret ve aşağılama gayet makbûl. Bu aşağılamalarla “öteki”ne bazı kötü özellikler ithaf edip, Türklerde bu kötü özelliklerin hiçbirinin var olmadığını düşünüyor ve mastürbasyon yapıyoruz galiba.

Biraz önce televizyonda kanallar arasında dolaşıyordum. En az 20 yıldır devam eden ve bu gidişle bir 20 yıl daha sürecekmiş gibi görünen bir “komedi” şovu var biliyorsunuz: Olacak O Kadar. İşte ona denk geldim. Tarih öncesi çağlardaki insanlara dair zihnimizde oluşturduğumuz o stereotip görüntüler eşliğinde ilk homo sapiens’in “keşifleri” sunuluyordu. Önce çiğ köfte yoğurmayı keşfediyordu “homo sapiens”, sonra türkü “çığırmaya” başlıyordu. O arada ateşi keşfediyor ve bunun üzerine lahmacun isimli yiyeceği yapmaya başlıyordu. Bu “ilkel insanlar” arasından öne çıkan kişinin adı ise İbo’ydu ve memleketi Urfa’ydı (doğal olarak “ilkel insanlar” da Urfa’da yaşıyordu). Fakat Urfa’da “medeniyet” olmadığı için, İbo kollarına bir kanat düzeneği takarak “uçmayı” öğreniyor ve “bilgisini ve görgüsünü artırmak üzere” Oxford’a doğru yol almaya başlıyordu.

Orta ve alt-orta sınıftan Türklere nefis bir mastürbasyon malzemesi sunuyordu Levent Kırca ve zekâdaşları. Onlara göre “ilkellik”le ilişkilendirilebilecek, “medenî olmayan” ne varsa bütün bunları Kürt kültürü üzerinden Kürtlere atfediyorlardı. Üstelik bu ülkenin en çok izlenen birkaç kanalından birinde, prime-time‘da yayımlanıyordu nefret söylemi içeren bu “komedi” şovu. Harika bir ülke burası.

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.